Güneş, göğün kenarına doğru yuvarlanırken, cennet toprağı soluk altınla yıkanıyordu. Işık, devasa ağaçların arasından dökülerek dalların ucunu tutuşturuyor, yaprakları yaldızlı kanatlara dönüştürüyordu. Adem ve Havva çıplak ayaklarıyla yosunlara basarak yürüyordu; ayaklarının altındaki dünya, sanki onlar için nefes alıyor, yumuşak, esnek bir deri gibi dalgalanıyordu.
Adem ile Havva, zamanın henüz bir yöne akmadığı o gün batımlarından birinde, yeryüzünü ne arayarak ne de terk ederek yürüyordu; ayaklarının altındaki yosunlar yumuşaktı, dallardan süzülen ışık lekeleri omuzlarına düşerken birbirlerine ne bir soru sordular ne de bir yanıt verdiler. Ne düşünceleri vardı ne de hedefleri; doğanın kalp atışıyla uyumlu adımlar atarak, her kıvrımında yeni bir koku taşıyan patikalardan geçtiler. Rüzgârın oynadığı yapraklar, yabani çiçeklerin rastlantısal renkleri ve su kenarındaki böceklerin uğraşsız titreşimleri arasında, varoluş sadece bir yürüyüşten ibaretti; ama o yürüyüş, yaratılışın en eski melodisiydi.
Rüzgar, gövdeleri yüzyılları göğüslemiş ağaçların içinden geçiyor, dallarda hafif bir hışırtı bırakıyordu. Bu ses bir dil gibiydi, hiçbir kelimeye benzemeyen ama doğrudan kalbe konuşan, eski, unutulmuş bir şarkı. Havva, bir çiçeğin üzerine konmuş yeşil kanatlı bir böceği izledi uzun uzun; kanatları ışıkta morumsu parlıyordu, görünüşü hem korkutucu hem de kutsaldı. Adem su birikintisindeki kendi yansımasına baktı. Gördüğü şey yalnızca kendi sureti değil, yaratılmış olmanın bütün şaşkınlığıydı.
Böylece ilerlediler. Küçük dereler çıplak bileklerine değerek yollarını kesti; Adem suya bastığında çimenlerin kokusu daha da keskinleşti. Güneş gökyüzünün öteki ucuna doğru çökerken, nehrin sesini duydular. Bir nabız gibi atan, ağır, kararlı, sabırlı bir ses.
Ağaçların arasından geçip kıyıya ulaştılar. Önlerinde uzanan nehir, gökyüzündeki ışığı içine çekmişti. Su, bakırla bronz arasında gidip gelen bir renkte akıyordu. Üzerinde hiç dalga yoktu, durağan bir düzlük; her şeyi görmüş, her şeyi bilen bir yüzey.
Adem ilk adımı attı, ardından Havva. Su onları sarhoş edercesine serinletiyor, bedenlerini taşır gibi değil, sanki içine alıp saklıyordu. Yapraklardan örülmüş örtüleri, dalgaların arasına karıştı; ne nehir geri verdi onları, ne de rüzgar hatırladı. Onlar ise umursamadı. Derin nehrin güçlü akıntısıyla bütünleştiler.
Karşı kıyıya vardıklarında toprağın dokusu değişmişti. Artık taş yoktu, toprak yoktu. Her taraf kadife gibi, yumuşacık ve insan teninden daha sıcak bir yosun tabakasıyla kaplanmıştı. Üzerine uzandılar. Havva başını Adem’in omzuna koyduğunda, üzerlerine eğilen ağaçlar onları bir kucak gibi sarmaladı. Uyumadan önce dolunaya baktılar; onun gözü, sessiz bir bilge gibi üstlerinde duruyordu. Sonra uyku geldi; dilin tarif edemeyeceği bir yumuşaklıkla, su gibi, rüzgar gibi bir uyku.
Uyanmaları bir kuş sesiyle oldu. Tanımadıkları, başka dünyalardan gelen bir ötüştü bu. Kıvrılıp gelen, içlerine işleyen bir ses. Birbirlerine baktılar, kalplerinde hafif bir telaş, yeni bir merak. Bir süre kulak kesildiler; ancak ses uzaklaştıkça meraklarına yenildiler ve yürümeye başladılar, sonra hızlandılar. Ormanın içi artık eskisi gibi şeffaf ve açık değildi. Dolunayın ışığı, yaprakların arasında gölgeler yaratıyor, her adımın ardından bir bilinmezlik fısıldıyordu.
Kuşun sesi, onları adım adım içine çekti. Önce dalların arasından süzülen belli belirsiz bir tınıydı; sonra rüzgârla birlikte yön değiştirip yaklaştı, uzaklaştı, yeniden belirdi. Adem ile Havva, sesin ardında ilerledikçe, ormanın biçimi değişmeye başladı. Ağaçlar sıklaştı, sarmaşıklar yolun önüne perde çekti, toprağın dokusu nemlendi. Her kıvrımda ses yeniden doğuyordu, sanki onları yönlendiren bir harita gibiydi ötüşün kendisi. Ayakları, bilmeden doğru yeri seçiyormuşçasına dalların arasından geçiyor, alçalan bir patikaya giriyor, sonra yeniden yükseliyordu. Bu takip, bir yolculuktan çok bir teslimiyet gibiydi; içlerinde beliren yeni bir sezgi, dışarıdaki bilinmeyeni bir tanıdığa dönüştürüyordu.
Kuş sesi birden bölündü. Artık ormanda yalnızca tek bir çağrı yoktu; sesin bir yankısı değil, başka bir bedenden gelen başka bir ötüş vardı şimdi. Biri çağırıyor, diğeri cevaplıyordu; sanki birbirlerine ulaşmaya çalışan iki ruhun ezgisiydi bu. Biri yükseliyor, öteki yumuşakça dalıyordu ardından. İki ayrı nota, iki ayrı yön, ama aynı kalpten çıkan bir şarkı gibi.
Adem ve Havva, bu yeni ezginin büyüsüne kapıldılar. Birbirlerine hiç bakmadan yürümeye devam ettiler, çünkü gözlerini sesin doğduğu karanlıktan alamıyorlardı. Ayaklarının altındaki çimenler artık ıslaktı, yosunlar bedenlerine yapışıyor, her adım biraz daha bilinmeze taşıyordu onları. İçlerinde tanımlayamadıkları bir çağrı vardı. Merak ve ilgi onları ormanın derinliklerine çekiyordu. Belki de daha önce hiç sahip olmadıkları bir şeyi hatırlatıyordu bu ses; kaynağına varmadan hatırlayamayacakları bir şeyi.
Nefesleri sıklaştı. Rüzgar kesildi. Orman durdu. Yapraklar artık hışırdamıyor, dallar kıpırdamıyordu. Sanki bütün dünya, o kuşların ötüşünü dinlemek için susmuştu. Havva’nın alnından aşağı ince bir ter damlası süzüldü. Adem’in göğsü, kalp atışlarıyla hafifçe titriyordu. Artık yürümüyor, sürükleniyorlardı adeta. Rüyada gibi.
Ve birden karşılarına çıktı o açıklık.
İlk başta gözlerine inanamadılar. Sanki ormanın içindeki karanlık bir perde gibi iki yana açılmış, onları içeri buyur etmişti. Sanki duvarları olmayan bir mağaraydı burası; yukarı doğru yükselen, gövdeleri kıvrılan meyve ağaçları, dallarını birbirine kenetleyerek kubbemsi bir tavan oluşturmuştu. Ay ışığı bu kubbeden sızarak içeri giriyor, meyvelerin kabuklarında titreyen yıldız tozlarına dönüşüyordu.
Ağaçların dalları meyvelerle o kadar doluydu ki, neredeyse kırılacak kadar aşağı sarkmışlardı. Hiçbirinin ismi yoktu bu meyvelerin. Bazısı küre gibi yuvarlaktı, bazıları uzun ve sarkıktı. Renkleri anlatılamayacak kadar karmaşıktı; kırmızı değildi, ama kırmızının hatırasını taşıyordu. Altın da değildi, ama ışığı bir altın gibi içine alıyordu. Bu meyvelerin içinden nektar süzülüp damlıyordu; kalın, yavaş akan, altın rengi bir sıvı. Toprak bu nektarla ıslanmış, ıslaklık zamanla yosuna, yosun sessizliğe, sessizlik ise bir tür sarhoş edici huzura dönüşmüştü.
İşte o sırada kuşları gördüler.
Dalların üstünde, yan yana, göğüs göğüse konmuşlardı. Tüyleri bir ressamın hayalinde doğmuş gibi renkliydi; birinin kanadı lacivertin içine batmış yıldızlar gibiydi, diğerininki gün batımının son sarısı. Birlikte meyveleri gagalıyorlardı; ama bu yemek değil, bir seremoniye benziyordu. Gagalarıyla birbirlerinin tüylerine damlamış nektarları temizliyorlardı; her dokunuşta daha çok yakınlaşıyor, her nektar damlasıyla daha derin bir bağ kuruyorlardı.
Adem ve Havva bu görüntüyü bir süre sessizce izledi. Ancak sonra bedenlerine de nektar damlamaya başladı. İlk damla Havva’nın köprücük kemiğine düştü; Adem’in göğsünde bir başkası belirdi. Göz göze geldiler. Bu damlalar, yabancı bir dokunuş gibiydi; içlerinde neyin uyanmak üzere olduğunu bilmiyorlardı, ama onu reddetmek de akıllarından geçmedi.
Havva parmağını uzatıp kendi omzuna damlayan nektarı aldı, dudağına götürdü. Tadı, bir çiçeğin rüyası gibiydi. Tatlıydı, ama ağır değil; keskin değil, ama unutulmaz. O anda göz bebekleri büyüdü. Adem de aynısını yaptı. Karşı konulamaz bir lezzetti. Adem, parmağını bastırarak bacağına damlayan nektarın tamamını almaya çalışıyor ve daha sonra parmağını emiyordu. Bütün çabasına rağmen topladığı her damla ardında bir iz bırakıyordu. Kimi damlalara ise asla ulaşamıyordu; bu damlalar sırtından aşağı süzülüyordu.
Yeni bir damlanın bedenlerine düşmesi için sabırsızlanır olmuşlardı. Sonra, birbirlerinin bedenine damlayan nektarları fark ettiler. Omuzda, sırtta, ensede… parmaklarını uzattılar. Önce dikkatli, sonra daha cesurca.
Her damla bir anahtar gibi çalışıyordu; bir dokunuş, bir tat, ardından bir his. Nektar, yalnızca tat değil, bir hafıza taşıyordu sanki. Daha önce yaşanmamış bir anının yankısı gibi. Parmakları, dudakları, tenleri bu sessiz ayinde giderek birbirine karıştı. Artık meyveler yoktu; artık kuşlar yoktu. Sadece nektar vardı. Ve onlar.
Zaman eridi. Hava daha ağırlaştı. Nefes alışları birbirine karıştı. Kuşların sesi, giderek uzaklaştı. Hiçbiri gidişlerini fark etmedi. Ne kuşları, ne ezgileri, ne gökteki ayı düşündüler artık.
Adem ve Havva sonunda yoruldular. Bedenleri nektarla dolmuş, akıl ve duygu birbirine geçmişti. Islak yosunların üzerine yığıldılar. Üzerlerine eğilen meyve dalları onları saklıyor, toprağın kalp atışı gibi derinden gelen bir uğultu uykuya davet ediyordu. Gözleri açık, ama görmeden bakar halde uzandılar. Dünya yavaşlamış, gece içlerine sızmıştı.
Ve işte o anda…
Çimenler usulca kıpırdadı.
Toprak bir nefes aldı.
Sessizce ilerleyen bir gölge vardı. Sürünerek, hiçbir sesi olmadan, hiçbir yaprağı kıpırdatmadan. Derisi gece gibi siyah, gözleri ay ışığını yutan yıldızlar gibi parlaktı. Adem ile Havva’nın yanından süzüldü, onlara bakmadan, ama onları görerek geçti.
Bir yılan.
Ne durdu, ne ses verdi.
Ve karanlığın içinde kayboldu.
Geride yalnızca nektarın kokusu kaldı. Ve uyanmak üzere olan bir sonsuzluğun sessiz uğultusu.
Çok başarılı.devamını bekliyorum:)